Kathe Kollwitz

İnsanlar bu kadar aciz mi ki akıl hastalarının veya çıkar peşinde koşanların arasından kendilerini yönetecek kişileri seçmek zorunda kalıyorlar. Daha iyi yaşam koşullarına ulaşmak için uğraşan toplumlar illa birilerini sömürmek zorunda mı? Her ulus ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarının toprağına göz dikmeli mi? Bütün bu soruları sormağa, manyak ya da çıkar gözeten yöneticilere bir daha yönetme hakkı verilmezse gerek kalmaz. Çocukluğumuzdan beri bize işlenen düşüncelerden, kutsal denilen şeylerin çarpıtılmasından çaresiz, kıstırılmış hissediyoruz kendimizi, bir şeylerin peşinden gitme zorunluluğu hissediyoruz, bizi yönetecek, kandıracak delilere ihtiyaç duyuyoruz; öncelikle insan olduğumuzu unutuyoruz. Bizi yönetenler tarafından omuzlarımıza yüklenen saçma sorumluluklar yüzünden kendimizi feda etmekte bir sakınca görmüyoruz.Ulus çıkarları yüzünden ya da bir takım anlaşmazlıklar yüzünden çıkan savaşlar… Bunun acısını dünyayı yöneten deliler değil insanlar çekiyor. Her savaş, çıktığı yerdeki tüm ailelere dokunuyor, onlara kaygı, üzüntü ve korku veriyor, ümitsizlik inşa ediyor onların yüreklerinde.Alman ressam ve heykeltıraş Kathe Kollwitz iki dünya savaşını yaşamış ve yapıtlarında savaşın insanlardan götürdüklerini, dehşetini işlemiştir. Kendisi Birinci Dünya Savaşı’nda oğlu Peter’ı, İkinci Dünya Savaşı’nda ise aynı adı taşıyan torununu kaybetti. Kollwitz öldüğünde İkinci Dünya Savaşı’nın bitmesine on gün vardı, insanların yeryüzünde yarattığı cehennemden kurtuluşu görmedi.Sanatçının kırk yaşından itibaren tuttuğu günceleri kendisini, içinde bulunduğu zorluğun şekillendirdiği sanatını da daha iyi anlamamızı sağlıyor. 1943 yılının Şubat ayında şu satırları yazmış Kollwitz:“Yurt, ulus, ulusal onur: beynimizde dönüp durur bunlar. Nedir yurt? İnsanın üzerinde doğduğu, anne babasının yanında büyüdüğü, dilini öğrendiği bir toprak parçasından başka bir şey değildir aslında. İnsanın yurdu dünyanın her yeri olabilir. Yurt denen şey, bir sıcaklık ve sevgi duygusuyla çevrilidir. Aynı dili konuşan, aynı topraklarda büyüyen insanlar yurdu oluştururlar.‘ Onur ’ denen o tehlikeli kavrama gelince: Bireyin içinde büyüyen bir sorumluluk duygusundan ortaya çıkar. Bir insan. Ona verilen ve yapması gereken görevleri savsaklıyor diye ayıplanırsa, bu onun ‘onuruna ’ dokunur. Tamamen içsel bir meseledir bu. Hiçbir insanın onuru dışarıdan alınmaz. Vicdanın sesine kulak vererek yaşayan her insan onurunu kazanabilir.Peki ya ulusal onur? Elle tutulur, gözle görülür bir şey değildir kuşkusuz. Tıpkı bireyin onuru gibi, o da dışarıdan alınamaz. Savaşı kaybetmek bir ulusu onursuz kılmaz. Bir ulusun diğer uluslar karşısında sahip olduğu hakları savunmak söz konusu olunca savaşa başvurulabilir. Ama savunma bir güç gösterisine dönüşmemelidir.Hassas nokta işte bu… Her savaş bir savunma savaşına dönüştürülüyor. Her savaşta ‘ ulusal onur ’ ileri sürülüyor ve hep aynı tablo ortaya çıkıyor: Kolayca alevlenen gençlik, içten içe, ulusal onur için kendi yaşamını feda etmekle yükümlü hissediyor kendini. Daha ne kadar süreceği belli olmayan bir yılan hikâyesi bu ”
0 yorum:

bu-raku